Metroda Terör

Benim için o gün sakin bir gündü. Günün büyük bir kısmında evde olacaktım.  Yalnızca kısa bir süreliğine bazı işlerimi halletmek için Kadıköy’e gitmem gerekiyordu. Ayrıca almak istediğin yeni çıkmış bir kitap vardı. Ve bu yolculuk için en kısa ve hızlı yol metro ile gitmekti. Dışarıda hava günlük güneşlikti. Kuş cıvıltıları işitiliyordu. Dışarıdaki işimi erkenden bitirip eve çabuk dönmek için Kadıköy’e kahvaltıdan hemen sonra gitmeye karar verdim.

Metro durağına vardığımda yoğunluk olağan günlerden birinde olduğu gibiydi. Durak boş değildi ama tıklım tıklım da değildi. Işıklı tabelaya göre metronun gelmesine beş dakika vardı, ayakta beklemeye karar verdim. Metronun tam kapısına denk gelen işaretli bölümlerden birinde durarak beklemeye başladım. Metro geldiğinde yine olağan sesler duyulmaya başlandı. “İnenlere yol verin, inenlere yol verin” “Çekilsene kardeşim, itmesene be!” “İnen var kardeşim, yavaş olsana!” İtişip kakışmalar ve tüm bağırıp çağırmalardan sonra nihayet metrodaydım. Oturacak boş yer yoktu. Zaten ben de birkaç durak için oturmak istemiyordum. El askılarından birisine tutundum. Metro son sürat bir sonraki istasyona doğru yol alıyordu. Neyse ki olağan bir gündü!

Birkaç durak sonra ineceğim için çantamdan kitabımı çıkarmaya üşendim. Zaten ayakta iken kitap okumak bir hayli zor oluyordu metroda. Ben de hissettirmemeye çalışarak diğer yolcuları gözlemlemeye başladım. Yolcuların pek çoğu ellerinde, ellerinden büyük akıllı telefonlarıyla çeşit çeşit oyunlar oynuyorlardı. Ve fakat yalnızca yüzlerine ve tavırlarına baksanız, ellerinde ne olduğunu bilmeseniz, onların dünya üzerindeki en önemli işi yaptıklarına yemin bile edebilirdiniz. Ama onlar çevrelerindekilere hiç aldırmadan oyunlarını oynamaya devam ediyorlardı.  Arada tek tük de olsa kitap okuyanlar vardı.

Gerçi gözüme çarptığı kadarıyla kitap okuyanların sayısı son yıllarda artmıştı. Okudukları kitaplar da çeşitlilik arz ediyordu. Bu ucuz bir roman olabildiği gibi bir ders kitabı da olabiliyordu. Ders kitabı okuyanlar özellikle belli dönemlerde -ki çoğunlukla bu dönemler sınav dönemlerine denk geliyordu- öğrenciler oluyordu. Son zamanlarda e-kitap okuyucular da yaygınlaşmıştı. Diğer türlerde okuyanlar da yok değildi. Felsefi, tarihi, siyasi, dini..

Önümde oturan kız ekranı iki parmağıyla kah yakınlaştırıp kah uzaklaştırarak akıllı telefonundan bir şeyler okumaya çalışıyordu. Bazıları amaçsızca internette yine akıllı telefonlarıyla sörf yaparken, kimileri yanlarındaki arkadaşlarıyla hararetli hararetli sohbet ediyorlardı. Bunlardan bir tanesi de şu yanımda duran adamdı. Yanındaki arkadaşına, kendini kaptırmış bir şekilde alışveriş merkezlerinde dönen dolaplardan, günümüzde bir dükkân açmak istersek hangi alışveriş merkezini -artık o kadar çoklardı ki- seçmemiz gerektiğinden bahsediyordu. Çevremdekileri gözlemlerken gözüm bir anda tam karşımdaki cama takıldı. Arkamda oturan uzun boylu, at kuyruklu, spor ayakkabılı kız da beni izliyordu. Gözlerimiz karşılaşınca doğal bir iş yapıyormuş da işi tam o anda bitmiş gibi sakin sakin başını diğere tarafa çeviriverdi.

Evet metronun o gün de diğer günlerden pek farkı yoktu. Her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Okuldan çıkmış birkaç lise öğrencisi orada burada birbirleriyle gürültülü bir şekilde şakalaşıyorlardı. Fakat hiç birimizin az sonra yaşanacaklardan haberimiz yoktu.

Biraz sonra metro acı bir frenle yavaşladı yavaşladı ve bir anda duruverdi. Daha hiç kimse ne olduğunu anlayamadan birden bir koşuşturma duyuldu ve yüzümüze çevrilmiş el fenerleriyle irkildik. Karşımızda, metronun dışında yüzleri siyah maskelerle kapalı adamlar duruyordu ve ellerindeki taramalı tüfekler de maalesef bize doğrultulmuştu. Herkes bu manzara karşısında şok olmuşken metronun içinde bir ses duyuldu.

“Panik yapmayın çünkü bu hiçbir işe yaramaz. Ve yerlerinizden kıpırdamaya kalkmayın. Hiç kimse bulunduğu yerden kıpırdamasın. Herkes şu ana kadar ne yapıyorsa hiçbir şey olmamış gibi aynen devam edecek. Fakat yerinizden kıpırdamak yok. Şayet kıpırdayacak olursanız hemen karşınızdaki arkadaşlarım sizi yere indirmek için asla tereddüt etmeyeceklerdir. Ve ben kesinlikle şaka yapmıyorum.”

Ve o anda bir ateş etme sesi duyuldu. Bir anda metronun içinde bir kıpırdanma oldu. Fakat aynı ses:

“Kıpırdamak yok!”

Şimdi herkes sanki oldukları yere çivilenmiş gibiydi. Kimse ne başını çevirebiliyor ne bir şey yapabiliyordu. Herkes donup kalmıştı.

“Makinistiniz etkisiz hale getirildi. Ve biz hükümetten istediklerimizi alıncaya kadar hepimiz buradayız. Dua edin de hükümetiniz taleplerimizi bir an önce yerine getirsin. Çünkü fazla uzun süre hiç kıpırdamadan durabileceğinizi sanmıyorum.”

Mikrofonun kapanma sesi duyuldu.

Ne yazık ki bir terörist saldırısıyla karşı karşıyaydık. Hepimiz donmuş gibi olduğumuz yerde durmaya devam ediyorduk. Zaten başka seçeneğimiz de yoktu. Hiçbirimizin birbirimizle tek kelime konuşmaya, bırakın tek kelime konuşmayı birbirimizle göz göze gelmeye dahi cesaretimiz yoktu.

Mikrofonun açılma sesi duyuldu tekrar. Aynı kalın, çatallı, korkunç ses:

“Ve bütün vagonların kamera ile izlendiğini de hatırlatmak isterim. Merhaba turuncu kazaklı kız!”

Hepimizin yüzü şimdi bir kat daha beyaz olmuştu. Ve bazılarımızın korkudan ayakta durmayı zor başardıklarını hissedebiliyordum.

Dışardaki elleri silahlı adamlar vagon boyunca bir aşağı bir yukarı yürüyorlardı. Biz yerimizden kıpırdayamıyorduk. Fakat bir anda bir dalgalanma oldu sanki vagonun içinde. 35-40 yaşlarında atletik görünüşlü bir adam yerde sürünüyor ve bir eliyle de diğer insanlara “Susun” diye işaret ediyordu.

Yerde tıpkı bir komando gibi sürünüyordu. Bu şekilde vagonun sonuna doğru ilerlemeyi başardı. Ve durdu. Sanki ne yapması gerektiğini düşünüyor gibiydi. Sonra bir anda yukarıya fırlayarak, tavandaki, hemen üstündeki kapağı yine bir göz açıp kapama süresi içinde açtı; yine aynı süre içinde dışarı fırlayıp kapağı kapatıverdi. Bunlar öylesine kısa bir süre içinde olup bitmişti ki sanırım bazılarımız ne olup bittiğini fark etmemişlerdi, hatta bir kısmımız dışardaki silahlı adamlardan gözlerini ayıramadıklarından bu adamı görmemişlerdi bile. Benim içimi belli belirsiz bir umut kaplamaya başlamışken var olan korkunun da vagonun içinde aynen hüküm sürdüğünü hissedebiliyordum.

Bu iki duygu arasındayken bir anda silahlı adamlardan biriyle göz göze geldim. Donup kalmıştım yeniden. Gözlerimi önüme indirdim hemen. Yerimden kıpırdamamıştım. Dikkat çekecek, anormal hiçbir şey yapmamıştım. Yoksa dışardaki silahlı terörist neler olup bittiğini anlamış mıydı? Yoksa kameradan görmüşlerdi de, o adamı yakalamışlar mıydı? Ve şimdi de bize gözdağı vermek için mi böyle gözlerimizin ta içine bakıyordu. Fakat başım hala önüme eğik yürüyüp gittiğini hissettim. Anlaşılan hiçbir şeyin farkına varmamışlardı.

Sonra bir anda motorun çalıştığı duyuldu ve çabucak hızlanarak yola koyuldu metro. Teröristler geride kalmışlardı. Yüz ifadelerinden neler olup bittiğini anlayamadıkları belliydi. El fenerlerinin ışığı yavaş yavaş soluklaştı soluklaştı ve bir süre sonra tamamen gözden kayboldu.

Kurtulmuştuk.

Evet galiba gerçekten kurtulmuştuk.

Sevinç çığlıkları atanlar, birbirlerini kucaklayanlar oldu. Fakat bazıları ne olup bittiği tam olarak anlaşılmadan herhangi bir şey yapmak istemiyorlardı. Bazıları ise hala yaşadıkları şokun etkisinden kurtulamamışlardı.

Metro hızını hiç kesmeden son durağa kadar geldi. Durağa vardığımızda her kapıda ve istasyonun çıkışına kadar yol boyunca görevliler bekliyorlardı. Bizi mümkün olduğunca sakin bir şekilde tahliye ettiler. Dışarıda da ambulanslar vardı. Bu arada bazıları bir anda ağlama krizine tutuldular. Fakat pek çok ambulans kendilerine gerek kalmadan geri döndüler.

Hikâyenin geri kalanını sonradan kendi özel araştırmalarım sonucunda öğrendim. Büyük ihtimalle o gün metroda bulunanların büyük bir kısmı ve belki de hiçbiri benim birazdan anlatacaklarımı bilmiyorlar, nasıl olup da kurtulduğumuzu? Pek çoğumuz yerde sürünen o adamı bile görmediler çünkü. Evet tek başına bir adam koca bir metro dolusu insanın hayatını kurtarmış mıydı gerçekten?

Kim bilir? Belki evet belki hayır.. O halde nasıl kurtulmuştuk?

Evet kurtarmıştı. Ve gerçekten tüm olanların mantıklı bir açıklaması vardı. Gördüğüm o adam bu tür durumlar için özel olarak eğitilmiş binlerce adamdan yalnızca bir tanesiydi. Bu adamlar doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı özel ve gizli bir birim tarafından eğitiliyorlarmış. Ve her metro seferine bu eğitimli adamlarından bir tane yerleştiriliyormuş ve bizim hayatlarımızı kurtaran bu adam da onlardan biriymiş. Benim gördüğüm kısımdan sonraki yoluna metronun üstünden ilerleyerek devam etmiş. Makinist kompartımanına geldiğinde de oradaki iki teröristi etkisiz hale getirmesi fazla zor olmamış. Diğer ayrıntılar da hükümetin gizli kalması gereken kurtarma planlarının birer parçası olduklarından bilgi aldığım insanlar daha fazla bir şey söylemekten kaçındılar.

Ben mi? Ben elbette artık metroya binmiyorum. Günlük hayatımda diğer toplu taşıma araçlarını tercih ediyorum.

Metroda Terör Kuyruklu Yıldız‘da yer alan hikayelerden bir tanesidir. E-bültenimize üye olarak Kuyruklu Yıldız‘a ücretsiz olarak sahip olabilirsiniz. Hemen üye olmak için tıklayın.. 

Ruh

Neden öldürüldüğümü bilmiyorum ama nasıl olduğunu söyleyebilirim. Hava çok sıcaktı. Bir bardak su içmek için kalkıp mutfağa gitmiştim. İlk bıçak darbesini sağ karın boşluğuma aldım. Ve daha ne olduğunu anlayamadan bir tane daha ve sonra bir tane daha. Sonrasını çok daha net hatırlıyorum. Sanki bir anda daracık, beni çepeçevre sıkıca kuşatan bir kılıftan kurtulup özgürleşivermişim gibi bir histi yaşadığım. Sanki bütün bağlarımdan kurtulmuştum. Zihnimden bir anda, neden bilmem, Hawaii kumsalları geçti ve kendimi, daha düşünür düşünmez orada buldum. Deniz pırıl pırıl, masmavi ve yemyeşildi, su o kadar berraktı ki denizin dibini görebiliyordum neredeyse. Neler olup bittiğini hala tam kavrayamamıştım ama kendimi bir anda burada, tam da zihnimden geçen yerde bulmuştum işte. Hawaii’ye gelmişken kumsalın ve denizin biraz keyfini çıkarmak istedim. Her şey o kadar güzeldi ki.. Sanki bir rüya gibi.. Üstelik plaj da o kadar kalabalık değildi. Her nedense kendimi çok mutlu hissediyordum. Kıyı boyunca biraz yürüdüm. Bu güzel mekanın ve tatlı zamanın keyfini bir müddet daha çıkardıktan sonra kendimi buraya nasıl geldiğimi düşünür buldum. Aslında benim şu anda evde, okula gitmek üzere hazırlanıyor olmam gerekmiyor muydu?

Ve yine tam bu düşünceleri aklımda geçirir geçirmez evde, yatak odamda buldum kendimi. Ve beni şok eden bir ayrıntıyı da o anda keşfettim. Ben yürümüyordum, uçuyordum. Bu yeni keşfim üzerine biraz pratik yapma için uçarak bütün odaları dolaştım. Aslında bunu yapmama gerek yoktu. Nasıl olsa bir yeri zihnimde geçirir geçirmez kendimi orada buluyordum.

Sonra mutfağa uçtum. Uçmak zevkliydi. Ve yerde hareketsiz, yüzüstü yatan bedenimle karşılaştım. Etrafımda bir kan gölü oluşmuştu. Yüzüm yere dönüktü. Yüz ifademi görmek istiyordum fakat bedenimi çevirmek için yaptığım bütün çabalarım boşa gidiyordu. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım cesedime herhangi bir fiziksel etkim olmuyordu. Onun içinden geçip gidiyordum. Ama bir an ayaklarımın yerin içine geçebildiğini keşfettim. O halde bütün bedenim de girebilirdi. Neden olmasın? Evet biraz çabaladıktan sonra başarmıştım. Şimdi tüm bedenimle yerin altındaydım ve yüz ifademi gayet net bir şekilde görebiliyordum. Gözlerim açıktı. Yüz ifadem olanlara bir anlam veremeyen insanların şaşkın yüz ifadesiydi. Tekrar yüzeye çıktım. Kan gölü o kadar büyümüştü ki neredeyse bütün kanım boşalmıştı. Korkunç bir manzaraydı fakat ben bu halimle ne bir acı hissediyordum ne de keder. Bilakis kendimi çok özgür ve bütün sorumluluklardan azade hissediyordum.

Evet ölmüştüm. Ya da cesedim ölmüştü. Ben ise hala yaşıyordum. Bazı farklarla olsa da. Ve şimdi hiçbir fiziksel güç bana etki edemiyordu, tıpkı benim onlara etki edemediğim gibi. İnsan her şeye alışıyor. Bu yeni hayatıma da alışacağım diye düşündüm.

Ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Her sabah birlikte okula gittiğim öğretmen arkadaşımın sesini işittim. Bana sesleniyordu. Saate baktım. Her gün bu saatlerde buluşur birlikte ya onun ya da benim arabamla işe giderdik. Beni dışarıda göremeyince eve bakmaya karar vermişti anlaşılan. Ve o an mutfak kapısının açık olduğunu fark ettim. Mutfak kapısı bahçeye açılıyordu. Demek beni öldüren orada kaçmıştı. Şimdi ön kapıya yaklaşan arkadaşımın ayak seslerini duyabiliyordum. Kapıyı çaldı. Şimdiye kadar edinmiş olduğum deneyimler sayesinde kapıyı açamayacağımı biliyordum, yerimde kalıp onun mutfak kapısına gelmesini beklemeye karar verdim. Arkadaşım bir müddet daha zili çalıp, kapıyı yumrukladıktan sonra nihayet mutfak kapısına yönelmek aklına geldi. Zavallıcık beni görünce nasıl da dehşete kapılacaktı.

Arkadaşım bir anlık tereddütten sonra açık mutfak kapısından içeri girdi. Bir yandan hala bana seslenmeye devam ediyordu. Doğruca oturma odasına yöneldi fakat mutfaktan tam çıkacağı anda ayağımdan fırlamış tezgahın kenarında duran terliğe takıldı gözü. Tezgahın arkasına geçince kocaman bir kan gölünün ortasında yatan bedenimi görmesiyle dehşetli bir çığlık atması bir oldu. Çığlıklar birbirini izledi. Bir an hiç kendine gelemeyeceğini düşündüm. Onu sakinleştirebilmek isterdim elbette ama elimden bir şey gelmezdi.

Zangır zangır titremeye başlamıştı sonunda ama çantasından telefonunu çıkararak polisi aramayı başarabildi yine de. Polis geldikten sonra olanları, bütün o kargaşayı az çok tahmin edersiniz. Yakınlarınızın perişaniyetini, evinizin her yerini en ince ayrıntısına kadar didik didik eden polisleri, televizyon muhabirlerinin yerde yatan cesedimin fotoğrafını çekebilmek için ezercesine birbirleriyle yarışmalarını falan filan..

Bir müddet olan biteni ben de gerçekten ilgiyle ve merakla izledim. Ancak sanki öldürülen ben değilmişim de bir başkasıymış gibi izliyordum tüm olanları. Sanki öldükten sonra her şeyle ve herkesle tüm bağlarım kopmuş gibiydi. Kendimi yalnız mı hissediyordum? Hayır, hiç değil. Bilakis özgür hissediyordum.

Etrafta öylece uçup duruyor, soruşturmanın seyrini, olan biteni takip ediyor, dilediğim yerlere girip çıkıyor, gidip geliyordum. Acıkmıyordum, susamıyordum. Başka hiçbir ihtiyacım olmuyordu. Bir müddet bu şekilde vakit geçirdikten sonra sıkılmaya başladım. Tam da bu esnada aklıma yeni bir fikir geldi. Hep yeryüzünde dolaşmıştım, Ekvatordan Kutuplara görmek isteyip de göremediğim hiçbir yer kalmamıştı. Yeni Zelanda, Afrika, Latin Amerika, Japonya, Hindistan, Kanada.. Hepsini dilediğimce gezip dolaşmıştım. Şimdi neden atmosferi geçip bu dünyanın dışına çıkmıyordum. Düşünmemle kendimi kapkaranlık uzayda bulmam bir oldu. Üstelik buraya kadar tamamen güvenle gelebilmiştim. Atmosferde yanıp parçalanmadan.

Şimdi uzayda gönlümce uçuyorum. Pek çok yer gördüm. Önce hepimizin bildiği, benim de bildiğim hemen ilk aklımıza geliveren bazı gezegenler ve yıldızları dolaştım. Ne uzayın soğuğundan ne de yıldızların sıcağından etkilenmediğim için dilediğim gibi gezip dolaşabiliyorum. Sonra hiç birinizin bilmediği yeni, olağanüstü güzellikte yerler keşfetmeye başladım. Burası o kadar muhteşem ki.. Ebediyen burada yaşamak isteyebilirim. Ama karadelikleri şimdiye kadar hiç denemedim. Onlardan bir müddet daha uzak kalmak niyetindeyim. Onlar tarafından yutulmak ve yok olmak isteniyorum. Kim yok olmak ister ki.

Ama belki onlar da başka uzaylara açılan birer kapıdır. Başka çok daha muhteşem uzaylara.. Ama benim bu halimle bile şimdilik bu kapılardan geçmeye cesaretim yok. Bu yeni keşfettiğim dünyada rahatım oldukça yerinde.

Araba Kazası

Mesleğime yeni başladığım yıllardı. Arabamla çok önemli bir toplantıdan dönüyordum. Fırtınalı bir hava vardı dışarda ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sileceklerimi son hızda çalıştırıyor olmama rağmen önümü zorlukla görebiliyordum. Hep o çok korktuğum keskin virajı tam almıştım ki birdenbire önüme atladı. Ne olduğunu anlayamadım. Eğer frene tam zamanında basmamış olsaydım muhtemelen onu ezecektim. Camı açtım. Başını içeri uzattı. Korkunç görünüyordu. Üstü başı sırılsıklam ve kan içindeydi. Onu görünce ister istemez ürperdim. Yüzü tamamen kanla kaplanmıştı. Konuşmakta zorlanıyordu. Bir an yere yığılacak zannettim. Titriyordu:

– Çok, çok kötü bir şey oldu. Aşağıda, orada..

Yağmurun şiddetinden sesini güçlükle duyabiliyordum. Sesimi duyurabilmek için bağırarak:

– Hanımefendi, hanımefendi sakin olun, sakin olun. Ne oldu? Nerede? Sakin olun, size yardım edeceğim. Ne oldu yavaşça anlatın şimdi bana. Sakin olun..

kuyruklu yıldız– Bir.. Bir kaza oldu, araba.. orada aşağıda… Uçurumdan aşağı yuvarlandık. Arabanın içindeler hala.. Annemle babam.. Seslendim ama beni duymadılar. Her yerde kan vardı. Yardım edin.. Onları çıkarmam lazım.

Ve benim arabadan çıkmama fırsat kalmadan yere yığılıverdi. Arabadan inip yanına koştum. Yağmur olanca kuvvetiyle yağmaya devam ediyordu. Onu hemen arka koltuğa taşıdım. Üstü başı kanla kaplanmıştı. Ve başındaki yaradan hiç durmadan kan sızıyordu. Onu hemen hastaneye götürmem gerekiyordu.

Ambulansı aradım, elimden geldiğince çabuk kazanın olduğu yeri tarif ettim. Ve ambulansın gelmesini beklemeden hastaneye gitmek üzere hareket ettim. Hastaneye vardığımızda hala baygındı. Çok kan kaybetmişti. Hemen ameliyata aldılar. Beş gün komada kaldı. Onu hastanede yalnız bırakmadım. Gündüz işlerimi hallediyor gece onun yanında kalıyordum. Bu süre içinde hiç kimse onu arayıp sormadı. Annesi ile babası olay anında can vermişlerdi. Hastaneye getirildiklerinde çoktan ölmüşlerdi. Ne kimliklerine ne de cep telefonlarına ulaşabildi polis. Kazadan kısa bir süre sonra araba infilak etmiş, yangın çıkmıştı. Büyük ihtimalle patlama biz oradan ayrıldıktan hemen sonra gerçekleşmişti. Gerçi yağmur ve fırtınadan dolayı yangın fazla uzun sürmemiş fakat buna rağmen cesetlerin büyük bir kısmı, araba ve arabanın içinde ne var ne yoksa yanmıştı.

İşte eşimle tanışmam böyle oldu.

Beş gün sonra gözünü açtığında yanındaydım.  Beni hatırlayamadı. Nerede olduğunu, kendisine ne olduğunu anlayamadı önce. Sonra yavaş yavaş hafızası yerine gelmeye başladı. Kazayı hatırladı ilk önce. Annesi ile babasını sordu. Yeni kendine gelmişti, doktorlar bir şey söylemek istemediler. Her ikisinin de yan odada yattıklarını biraz daha iyileştiklerinde görüşebileceklerini söylediler. Sonra beni hatırladı. Fakat o geceyle ilgili hatırladığı en son şey arabanın penceresinden benimle konuşmasıydı. Sonrasına ait hiçbir şey hatırlamıyordu. Onu hastaneye getirenin ben olduğumu söyledim. Benden yardım istedikten sonra arabanın yanında yere yığıldığını anlattım sonrasında da beş gün baygın yattığını.

Eşyalarının arabada çıkan yangında yandığını söyledim. Cep telefonlarına ya da kimliklerine ulaşılamamıştı. İsmini, kendilerine ulaşmamızı istediği yakınlarının olup olmadığını sordum. Geçen bu süre zarfında kim olduğu hakkında hiçbir şey öğrenememişti polis.

İsminin Dilara olduğunu söyledi. Bütün akrabaları yurtdışındaydı ve senelerdir görüşmemişlerdi. Başka yakınları olup olmadığını sordum. Babasının işi dolayısıyla şehir şehir dolaşıyorlardı. Buraya taşınalı da henüz 3 ay olmuştu. Bu şehirde kimseyi doğru düzgün tanımıyorlardı. Fakat babasının birkaç arkadaşı vardı başka bir şehirde yaşıyor olsalar da. Onlara ulaşmak istedi. Ama hiçbirisinin telefon numarasını ezbere bilmiyordu. Hepsi telefonunda kayıtlıydı. Yalnızca annesi ile babasının telefon numaraları geldi hatırına. Başka hiçbir şey hatırlayamadı. Hafızasını zorladı. Ama yapamadı.

– Tamam zorlama daha fazla. Hatırına geldiği zaman ararız biz de onları. Sen şimdi yalnızca dinlenmeye bak. Eski gücüne yeninden kavuşmak istersin değil mi? Şimdi senin için en önemli olan şey bu. Çok ciddi bir kaza atlattın, beş gün komada kaldın. Doktorlar hala hayatta olmanın bir mucize olduğunu söylüyorlar.

Aradan birkaç gün geçip de kendini daha iyi hissetmeye başladığında annesi ile babası hakkında daha sık soru sormaya başladı. Ve artık iyice meraklanmaya başlamıştı. Doktorlar artık ona gerçeği söylemenin zamanının geldiğine karar verdiler. Annesiyle babasının o gece orada öldükleri söylendiğinde öylece kalakaldı. Doktordan gözlerini ayıramadı bir süre. Sonra bir açıklama beklermiş gibi bana döndü. Ama benim de doktorun söylediklerinden farklı olarak söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Onun bakışlarına başımı hafifçe öne eğerek cevap verdim çaresizce. Sonra hıçkırıklara boğuldu. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Annesi ile babası hayatta değillerdi artık. Bu hayatta yapayalnız kalmıştı. Hiç durmayacağını zannettim. Sonunda sakinleştirici iğne yapmak zorunda kaldı doktorlar. Ve ertesi sabaha kadar uyudu. Kendisine geldiğinde tek kelime konuşmadı bizlerle. Bu kez de derin bir sessizliğe gömülmüştü. Elini kaldırıp hiçbir şey yapmıyordu. Hiçbir şey istemiyordu. Yemeğini ben yediriyordum. Ben yedirmezsen kendisi hiçbir şey yemiyordu.

Sadece uyuyordu. Depresyona girmişti. Bir hafta boyunca bu durum böyle devam etti. Sonra birdenbire bir telefon numarası hatırladı. Bu babasının yakın arkadaşlarından birinin numarasıydı. Aradık. Telefonu ona verdiğimizde konuşamadı. Yeniden hıçkırıklara boğuldu. Durumu bizim izah etmemiz gerekti. Adam buraya 4 saatlik mesafede oturuyordu. Hemen hazırlanıp yola çıkacağını söyledi.

Nihayet birine ulaşabilmiştik.

Daha sonrasında da sık sık görüşmeye devam ettik. Onu merak ediyordum. Hayatını kurtardığım için o da kendini bana borçlu hissediyordu sanki. Ona o geceyi hatırlatıyordum. Bana bir keresinden annesi ile babasından, o geceden kalan tek hatıra olduğumu söyledi. Beni bırakmak istemiyordu. Bir gün ben aramazsam mutlaka o beni arıyordu.

Dostluğumuz böyle başladı.

Üniversiteye devam etti. İlk başlarda derslerine konsantre olmakta, çevresine uyum sağlamakta zorlandı. Sinirleniyor, dalıp gidiyor, iletişim kuramıyor, sohbetlere katılamıyordu. Derslerde öğretmenleri onu sürekli pencereden dışarıyı seyrederken, hayallere dalmış bir vaziyette yakalıyorlardı. Ama benimleyken mutluydu. Tüm bu yaşadıklarını bana harfiyen anlatıyordu. Huzur bulduğunu söylüyordu benim yanımda elbette annesi ile babasını da çok seviyordu; fakat onlarla geçirdiği zamanları anımsayınca onlarla birlikteyken dahi benimleyken olduğu kadar mutlu olmadığını söylüyordu. Ben olmasaydım asla bu kazanın etkilerini üzerinden atamayacağını anlatıyordu. Onun kurtarıcısı olmaktan başka hayata tutunabilmesi için de bir sebep olmuştum.

Bu dostluğumuz ne zaman aşka dönüştü ya da dönüştü mü bilmiyorum. Birbirimize çok alışmıştık. Bir gün ona evlenme teklif ettim. O da hiç düşünmeden kabul etti. Sanki bunu bekliyormuş gibiydi fakat yine de çok mutlu olmuştu. Ben de o an içimde sonsuz bir mutluluk hissettim. Daha önce hayatımda hiç böylesine mutlu olduğum bir günü hatırlamıyorum.

Ve evlendik.

Şimdi küçük bir tatil beldesinde balayımızdayız. İkimizde balayımızı sakin, gürültüden ve insanlardan uzak bir yerde geçirmek istedik. Bu süre zarfında ben çok iyi bir avukat oldum çok nüfuzlu müvekkillerim var ve gerçekten çok iyi kazanıyorum. O da bir öğretmen oldu. Fakat bir süre mesleğini yapmak istemiyor. Ve belki de daha sonra kendine daha farklı bir meşgale bulmak istiyor. Sanki geçmişiyle ilgili olan her şeyi hayatından çıkarmak istiyor gibi, bugün fark ediyoruz ki o kaza ikimizin hayatında da önemli bir dönüm noktası olmuş.

Şimdi hep ilgilenmek istediği bir alana, resim yapmaya yönelmek istiyor. Kendi sergilerini açmanın hayallerini kuruyor. Bana sürekli bu hayalinden bahsederdi. Fakat yaşadığı hayat, okulu onu bu tutkusundan uzaklaştırmıştı. Ama şimdi bu tutkusuna dönebilmek, ona daha fazla zaman ayırabilmek hatta bütün zamanını ona verebilmek gibi bir fırsatı var elinde ve sanırım onun da tam olarak istediği bu. Resim yaparken hep kendini daha mutlu, daha gerçek hissettiğini anlattı bana sohbetlerimizden birinde, hatta lise dönemlerinde çizip hala sakladığı bazı eskizleri de göstermişti bana. Çok yetenekli… Ben de ona sonuna kadar destek olacağım. Her ne yapmaya karar verirse versin. Fakat şimdilik bir müddet yalnızca birlikteliğimizin keyfini çıkarmaya karar verdik.

Kazanın izleri mi? Bilemiyorum. Ara sıra hatırlıyoruz o günü. Fakat kaybettiklerimize üzülmekle kazancımıza sevinmek arasında hangisi ağır basıyor bilemiyoruz. Tek söyleyebileceğim şu ki, ben de ve sanırım o da birbirimizi bulduğumuz için çok mutluyuz.

Araba Kazası Kuyruklu Yıldız‘da yer alan hikayelerden bir tanesidir. E-bültenimize üye olarak Kuyruklu Yıldız‘a ücretsiz olarak sahip olabilirsiniz. Hemen üye olmak için tıklayın.. 

Yağmurlu Bir Gün

O kadar yağmurlu bir gündü ki böyle bir günde kimsenin canı dışarıya çıkmak istemezdi. Yağmur geceden bu yana hız kesmeden, sağanak halinde yağmaya devam etmişti. Öylesine gürültülü yağıyordu ki.. Güneş yüzünü hiç göstermemişti. Öğlen saatleri olmasına rağmen hava karanlıktı. Böyle günlerde kimleri evde pineklemeyi tercih ederler. Ellerine gazetelerini alıp gözlerine okuma gözlüklerini takarak en sevdikleri terliklerini ayaklarına geçirirler. Ve en sevdikleri yüksek arkalıklı okuma koltuklarına kurulurlar ve başlarlar okumaya. Gazetede gerekli gereksiz ne varsa okurlar böyle günlerde.. Sanki bugünün keyfini sonuna kadar çıkarmak istiyormuşlarcasına. Böyle günlerde kendileri dışında kalan tüm dünyayı, düşünmeleri gereken tüm işleri, tüm dertlerini yağmurun yağdığı süre boyunca, hava yeniden açıncaya kadar bir kenara koyarlar, kendilerince unuturlar. Yalnızca gazetelerine verirler kendilerini.

İşte bugün de M. Bey en sevdiği koltuğuna rahatça yerleşmiş, elinde senelerdir abonesi olduğu ve özellikle böyle günlerde baştan sona okumaktan çok daha fazla keyif aldığı X gazetesi, gerçek bir iç huzuruyla bütün dikkatini sanki o anda dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi gazetesine okumaya vermişti. Dışarıda yağmur olanca gücüyle yağmaya devam ediyordu. Tek katlı, küçük evin pencereleri yağmurun şiddetinden sarsılıyordu. Çatıda hareket eden kiremitlerin sesini duyabiliyordu M. Bey. Fakat bu olanlardan endişe duymak şöyle dursun bugün böylesine yağmurlu bir gün olduğu için mutluydu. Evet ev küçüktü fakat ne mutlu ki bir şömine vardı evin içinde. M. Bey de böyle bir günde kendisini kimsenin ve hiçbir şeyin rahatsız etmeyeceğinden emin bir şekilde bu şöminenin yanındaki yeşil çiçek desenli berjerine oturmuş, ayaklarını uzatmıştı. Karşısındaki berjer boştu.

O gün gazetede Perulu bir adam ile ilgili çok ilginç bir haber vardı. Bu adam bir maden işçisiydi. Ve olayın olduğu gün tatildi. Karısı her zaman ekmek pişirdiği fırında o gün yanlışlıkla kocası olan bu zavallı maden işçisini pişirmişti. M. Bey okuduklarına inanamadı önce. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Böyle bir şey gerçekten mümkün olabilir miydi? Bir daha okudu haberi, bir daha ve sonra bir daha.. Kesmeliyim bu haberi diye bir düşünce geçti zihninden. Evet doğruydu? Kadın 45 yıllık kocasını gerçekten de yanlışlıkla ekmek fırınında pişirmişti. Fırın evlerinin bahçesinde yer alıyordu ve öylesine büyüktü ki kocası fırını temizlemek için her ay fırının içine girer ve içini bir güzel temizlerdi. Çünkü karısı fırının içine girmek için çok iriydi. Fakat adam ufak tefek ve zayıftı, fırının ağzından kolaylıkla girip çıkabiliyordu. O akşam da öyle olmuştu. Aylık temizlik günlerinden biriydi. Adamcağız gece fırını temizlemek üzere fırının içine girmiş ve temizledikten sonra da öylesine yorulmuştu ki orada uyuyakalmıştı ve kapak da gece yarısı üzerine kapanıvermişti. Ertesi sabah karısı fırını yakmış ve komşusuna hamur yoğurmaya gitmişti. Ve elbette fırının kapağını da sıkıca kilitlemeyi ihmal etmemişti ve maalesef bu esnada adamcağız hala fırının içinde uyuyordu.

M. Bey haberin tamamını okuduktan sonra göz yaşlarına hâkim olamadı. Ya kendi karısı da ona böyle bir şey yapmış olsaydı! Gerçi onların bahçelerinde bir ekmek fırınları yoktu, kendi ekmeklerini kendileri yapmıyorlardı ama olabilirdi yine de.. Bu yaşına kadar öğrendiği bir şey varsa o da hayatta her şeyin mümkün olduğuydu.

M. Bey’in karısı da yoktu gerçi. Yalnız yaşıyordu. Eşi yıllar önce vefat etmişti. Ama bu gerçek onun böyle bir düşünceye kapılmasına engel olmadı. 40 yıl birlikte yaşamışlardı. İyi kötü günleri olmuştu. Ama velev ki bir fırınları olmuş olsa bile herhalde böyle bir şey yapmazdı kendi karısı ona. Yapar mıydı yoksa.. Tekrar hüzünlendi. O, habere ve düşüncelere dalmışken kapının zili çaldı ansızın. Böyle bir günde kim dışarıya çıkar ki, diye düşündü. Yağmur hala devam ediyordu. Gazetesini koltuğun yanındaki fiskosun üzerine gözlüğünü de onun üzerine bırakarak istemeye istemeye kapıyı açmaya gitti. Gelen postacıydı. Tahmin etmeliydi. Böyle bir günde mecbur olmadıkça kimse dışarı çıkmak istemezdi çünkü.

Postacı kendisine Amerika’da yaşayan karısının kız kardeşinden bir mektup getirmişti. Şaşırdı M. Bey. Talat Hanım kendisine hiç mektup yazmamıştı şimdiye kadar çünkü. Bu mektup da nereden çıktı şimdi. Ne tuhaf şeyler oluyordu bugün böyle. Altı üstü sıcacık yanan şöminenin yanında en sevdiği koltuğuna oturup tam bir huzur ve sakinlikle gazetesini okumak, bu yağmurlu günün keyfini çıkarmak istemişti oysa ki M. Bey. Fakat önce gazetedeki haber şimdi de bu mektup. Mektubu aldı. Postacının paltosunun üzerinde sarı uzun bir yağmurluk vardı. Yağmurluğunun şapkasını da kendi şapkasının üzerine geçirmişti. Yağmurluğundan ve yağmurluğunun şapkasından şıpır şıpır sular damlıyordu. Postacının yüzü de sırılsıklam olmuştu. Kirpiklerinin uçlarından bile sular damlıyordu. Buna rağmen postacının hiç de acele eder bir hali yoktu. Böyle bir havada dışarıda olup da böylesine sakin olabilmek.. Postacının bu tavrı M. Bey’i hafifçe sinirlendirdi. Üstelik onu en büyük zevkinden de, kısa bir süreliğine dahi olsa, mahrum bırakmıştı. Başka bir gün getiremez miydi şu mektubu. Üstüne üstlük de mektup şimdiye kadar varlığını bile unuttuğu bir insandan geliyordu.

Mektubu M. Bey’e teslim ettikten sonra arkasını dönerek ağır adımlarla, hiç acele etmeden yürüyüp gitti Postacı. M. Bey böyle bir havada onun böylesine acele etmeden yürümesine şaşırdı bu sefer de. Bir tuhaflık daha. Bahçe kapısından çıkana kadar onun arkasından bakakaldı. Postacı bahçeden çıktı ve dönüp bahçe kapısını yine aynı sakin tavırla kapattıktan sonra yoluna devam etti. Fakat kendisini izlemekte olan M. Beyi fark etmedi.

M. Bey bakışlarını elindeki zarfın üzerine indirerek kapıyı kapattı. Zarf biraz ıslanmış ve yıpranmıştı. Üzerindeki mürekkep yayılmaya başlamıştı. Mektubu fiskosun üzerine, gazetenin yanına bırakarak koltuğuna yerleşti. Herhalde artık bugün onu yerinden kıpırdatacak bir başka olay daha olmazdı. Gazetesini yeniden eline aldı. Gazetesini okuyup bitirmeden önce mektubu açmak istemiyordu. Biraz üşüdüğünü hissetti. Gözü şömineye takıldı. Ne yazık ki şöminedeki odunlar yanıp tükenmişti. Şömineye odun atması gerekiyordu; son bir umut şöminenin yanındaki odun kovasına baktı. Fakat kovada hiç odun kalmamıştı. Şimdi dışarıya çıkıp odunluktan odun getirmesi gerekiyordu.

Gazeteyi aldığı gibi yeniden fiskosun üzerine bıraktı ve istemeye istemeye yerinden kalktı. Kalın paltosunu sırtına geçirerek odunluğa gitti. Yağmur hız kesmeden yağmaya devam ediyordu. M. Bey kapıyı kapatırken anahtarı kapının üzerinde unuttuğunu fark etmedi. Ve eve dönünceye kadar da fark etmeyecekti. Odunluk evin bitişiğinde küçük ahşap bir kulübeydi. Kapıyı açar açmaz ayaklarının dibinden bir kedi fırlayıp kaçtı. Fakat M. Bey buna aldırış etmedi. Çünkü aklında gazetesinden başka hiçbir şey yoktu. Kovayı bugün bir daha dışarı çıkmasını gerektirmeyecek şekilde iyice odunla doldurduktan sonra odunluğun kapısını kapattı ve eve döndü. Evin kapısının önüne geldiğinde ceplerini yokladı fakat anahtarı bulamadı. Kovayı yere bıraktı, iki eliyle ve bu kez tüm gücüyle anahtarı bulmaya çabaladı fakat anahtar yoktu. Anahtarı yanına alıp almadığını hatırlamaya çalıştı. Fakat bu konuda hiçbir şey hatırlayamadı. Zihni gazetesiyle ve gazetede okuduğu Perulu adam ile ilgili haberle öylesine doluydu ki. Sonunda anahtarı içerde unuttuğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Yağmur hala olanca kuvvetiyle yağmaya devam ediyordu ve M. Bey şimdi evin dışındaydı. En sevdiği koltuk boştu ve gazetesi de fiskosun üzerinde okunmayı bekleyen tuhaf bir mektubun yanında duruyordu.