Metroda Terör

Benim için o gün sakin bir gündü. Günün büyük bir kısmında evde olacaktım.  Yalnızca kısa bir süreliğine bazı işlerimi halletmek için Kadıköy’e gitmem gerekiyordu. Ayrıca almak istediğin yeni çıkmış bir kitap vardı. Ve bu yolculuk için en kısa ve hızlı yol metro ile gitmekti. Dışarıda hava günlük güneşlikti. Kuş cıvıltıları işitiliyordu. Dışarıdaki işimi erkenden bitirip eve çabuk dönmek için Kadıköy’e kahvaltıdan hemen sonra gitmeye karar verdim.

Metro durağına vardığımda yoğunluk olağan günlerden birinde olduğu gibiydi. Durak boş değildi ama tıklım tıklım da değildi. Işıklı tabelaya göre metronun gelmesine beş dakika vardı, ayakta beklemeye karar verdim. Metronun tam kapısına denk gelen işaretli bölümlerden birinde durarak beklemeye başladım. Metro geldiğinde yine olağan sesler duyulmaya başlandı. “İnenlere yol verin, inenlere yol verin” “Çekilsene kardeşim, itmesene be!” “İnen var kardeşim, yavaş olsana!” İtişip kakışmalar ve tüm bağırıp çağırmalardan sonra nihayet metrodaydım. Oturacak boş yer yoktu. Zaten ben de birkaç durak için oturmak istemiyordum. El askılarından birisine tutundum. Metro son sürat bir sonraki istasyona doğru yol alıyordu. Neyse ki olağan bir gündü!

Birkaç durak sonra ineceğim için çantamdan kitabımı çıkarmaya üşendim. Zaten ayakta iken kitap okumak bir hayli zor oluyordu metroda. Ben de hissettirmemeye çalışarak diğer yolcuları gözlemlemeye başladım. Yolcuların pek çoğu ellerinde, ellerinden büyük akıllı telefonlarıyla çeşit çeşit oyunlar oynuyorlardı. Ve fakat yalnızca yüzlerine ve tavırlarına baksanız, ellerinde ne olduğunu bilmeseniz, onların dünya üzerindeki en önemli işi yaptıklarına yemin bile edebilirdiniz. Ama onlar çevrelerindekilere hiç aldırmadan oyunlarını oynamaya devam ediyorlardı.  Arada tek tük de olsa kitap okuyanlar vardı.

Gerçi gözüme çarptığı kadarıyla kitap okuyanların sayısı son yıllarda artmıştı. Okudukları kitaplar da çeşitlilik arz ediyordu. Bu ucuz bir roman olabildiği gibi bir ders kitabı da olabiliyordu. Ders kitabı okuyanlar özellikle belli dönemlerde -ki çoğunlukla bu dönemler sınav dönemlerine denk geliyordu- öğrenciler oluyordu. Son zamanlarda e-kitap okuyucular da yaygınlaşmıştı. Diğer türlerde okuyanlar da yok değildi. Felsefi, tarihi, siyasi, dini..

Önümde oturan kız ekranı iki parmağıyla kah yakınlaştırıp kah uzaklaştırarak akıllı telefonundan bir şeyler okumaya çalışıyordu. Bazıları amaçsızca internette yine akıllı telefonlarıyla sörf yaparken, kimileri yanlarındaki arkadaşlarıyla hararetli hararetli sohbet ediyorlardı. Bunlardan bir tanesi de şu yanımda duran adamdı. Yanındaki arkadaşına, kendini kaptırmış bir şekilde alışveriş merkezlerinde dönen dolaplardan, günümüzde bir dükkân açmak istersek hangi alışveriş merkezini -artık o kadar çoklardı ki- seçmemiz gerektiğinden bahsediyordu. Çevremdekileri gözlemlerken gözüm bir anda tam karşımdaki cama takıldı. Arkamda oturan uzun boylu, at kuyruklu, spor ayakkabılı kız da beni izliyordu. Gözlerimiz karşılaşınca doğal bir iş yapıyormuş da işi tam o anda bitmiş gibi sakin sakin başını diğere tarafa çeviriverdi.

Evet metronun o gün de diğer günlerden pek farkı yoktu. Her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Okuldan çıkmış birkaç lise öğrencisi orada burada birbirleriyle gürültülü bir şekilde şakalaşıyorlardı. Fakat hiç birimizin az sonra yaşanacaklardan haberimiz yoktu.

Biraz sonra metro acı bir frenle yavaşladı yavaşladı ve bir anda duruverdi. Daha hiç kimse ne olduğunu anlayamadan birden bir koşuşturma duyuldu ve yüzümüze çevrilmiş el fenerleriyle irkildik. Karşımızda, metronun dışında yüzleri siyah maskelerle kapalı adamlar duruyordu ve ellerindeki taramalı tüfekler de maalesef bize doğrultulmuştu. Herkes bu manzara karşısında şok olmuşken metronun içinde bir ses duyuldu.

“Panik yapmayın çünkü bu hiçbir işe yaramaz. Ve yerlerinizden kıpırdamaya kalkmayın. Hiç kimse bulunduğu yerden kıpırdamasın. Herkes şu ana kadar ne yapıyorsa hiçbir şey olmamış gibi aynen devam edecek. Fakat yerinizden kıpırdamak yok. Şayet kıpırdayacak olursanız hemen karşınızdaki arkadaşlarım sizi yere indirmek için asla tereddüt etmeyeceklerdir. Ve ben kesinlikle şaka yapmıyorum.”

Ve o anda bir ateş etme sesi duyuldu. Bir anda metronun içinde bir kıpırdanma oldu. Fakat aynı ses:

“Kıpırdamak yok!”

Şimdi herkes sanki oldukları yere çivilenmiş gibiydi. Kimse ne başını çevirebiliyor ne bir şey yapabiliyordu. Herkes donup kalmıştı.

“Makinistiniz etkisiz hale getirildi. Ve biz hükümetten istediklerimizi alıncaya kadar hepimiz buradayız. Dua edin de hükümetiniz taleplerimizi bir an önce yerine getirsin. Çünkü fazla uzun süre hiç kıpırdamadan durabileceğinizi sanmıyorum.”

Mikrofonun kapanma sesi duyuldu.

Ne yazık ki bir terörist saldırısıyla karşı karşıyaydık. Hepimiz donmuş gibi olduğumuz yerde durmaya devam ediyorduk. Zaten başka seçeneğimiz de yoktu. Hiçbirimizin birbirimizle tek kelime konuşmaya, bırakın tek kelime konuşmayı birbirimizle göz göze gelmeye dahi cesaretimiz yoktu.

Mikrofonun açılma sesi duyuldu tekrar. Aynı kalın, çatallı, korkunç ses:

“Ve bütün vagonların kamera ile izlendiğini de hatırlatmak isterim. Merhaba turuncu kazaklı kız!”

Hepimizin yüzü şimdi bir kat daha beyaz olmuştu. Ve bazılarımızın korkudan ayakta durmayı zor başardıklarını hissedebiliyordum.

Dışardaki elleri silahlı adamlar vagon boyunca bir aşağı bir yukarı yürüyorlardı. Biz yerimizden kıpırdayamıyorduk. Fakat bir anda bir dalgalanma oldu sanki vagonun içinde. 35-40 yaşlarında atletik görünüşlü bir adam yerde sürünüyor ve bir eliyle de diğer insanlara “Susun” diye işaret ediyordu.

Yerde tıpkı bir komando gibi sürünüyordu. Bu şekilde vagonun sonuna doğru ilerlemeyi başardı. Ve durdu. Sanki ne yapması gerektiğini düşünüyor gibiydi. Sonra bir anda yukarıya fırlayarak, tavandaki, hemen üstündeki kapağı yine bir göz açıp kapama süresi içinde açtı; yine aynı süre içinde dışarı fırlayıp kapağı kapatıverdi. Bunlar öylesine kısa bir süre içinde olup bitmişti ki sanırım bazılarımız ne olup bittiğini fark etmemişlerdi, hatta bir kısmımız dışardaki silahlı adamlardan gözlerini ayıramadıklarından bu adamı görmemişlerdi bile. Benim içimi belli belirsiz bir umut kaplamaya başlamışken var olan korkunun da vagonun içinde aynen hüküm sürdüğünü hissedebiliyordum.

Bu iki duygu arasındayken bir anda silahlı adamlardan biriyle göz göze geldim. Donup kalmıştım yeniden. Gözlerimi önüme indirdim hemen. Yerimden kıpırdamamıştım. Dikkat çekecek, anormal hiçbir şey yapmamıştım. Yoksa dışardaki silahlı terörist neler olup bittiğini anlamış mıydı? Yoksa kameradan görmüşlerdi de, o adamı yakalamışlar mıydı? Ve şimdi de bize gözdağı vermek için mi böyle gözlerimizin ta içine bakıyordu. Fakat başım hala önüme eğik yürüyüp gittiğini hissettim. Anlaşılan hiçbir şeyin farkına varmamışlardı.

Sonra bir anda motorun çalıştığı duyuldu ve çabucak hızlanarak yola koyuldu metro. Teröristler geride kalmışlardı. Yüz ifadelerinden neler olup bittiğini anlayamadıkları belliydi. El fenerlerinin ışığı yavaş yavaş soluklaştı soluklaştı ve bir süre sonra tamamen gözden kayboldu.

Kurtulmuştuk.

Evet galiba gerçekten kurtulmuştuk.

Sevinç çığlıkları atanlar, birbirlerini kucaklayanlar oldu. Fakat bazıları ne olup bittiği tam olarak anlaşılmadan herhangi bir şey yapmak istemiyorlardı. Bazıları ise hala yaşadıkları şokun etkisinden kurtulamamışlardı.

Metro hızını hiç kesmeden son durağa kadar geldi. Durağa vardığımızda her kapıda ve istasyonun çıkışına kadar yol boyunca görevliler bekliyorlardı. Bizi mümkün olduğunca sakin bir şekilde tahliye ettiler. Dışarıda da ambulanslar vardı. Bu arada bazıları bir anda ağlama krizine tutuldular. Fakat pek çok ambulans kendilerine gerek kalmadan geri döndüler.

Hikâyenin geri kalanını sonradan kendi özel araştırmalarım sonucunda öğrendim. Büyük ihtimalle o gün metroda bulunanların büyük bir kısmı ve belki de hiçbiri benim birazdan anlatacaklarımı bilmiyorlar, nasıl olup da kurtulduğumuzu? Pek çoğumuz yerde sürünen o adamı bile görmediler çünkü. Evet tek başına bir adam koca bir metro dolusu insanın hayatını kurtarmış mıydı gerçekten?

Kim bilir? Belki evet belki hayır.. O halde nasıl kurtulmuştuk?

Evet kurtarmıştı. Ve gerçekten tüm olanların mantıklı bir açıklaması vardı. Gördüğüm o adam bu tür durumlar için özel olarak eğitilmiş binlerce adamdan yalnızca bir tanesiydi. Bu adamlar doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı özel ve gizli bir birim tarafından eğitiliyorlarmış. Ve her metro seferine bu eğitimli adamlarından bir tane yerleştiriliyormuş ve bizim hayatlarımızı kurtaran bu adam da onlardan biriymiş. Benim gördüğüm kısımdan sonraki yoluna metronun üstünden ilerleyerek devam etmiş. Makinist kompartımanına geldiğinde de oradaki iki teröristi etkisiz hale getirmesi fazla zor olmamış. Diğer ayrıntılar da hükümetin gizli kalması gereken kurtarma planlarının birer parçası olduklarından bilgi aldığım insanlar daha fazla bir şey söylemekten kaçındılar.

Ben mi? Ben elbette artık metroya binmiyorum. Günlük hayatımda diğer toplu taşıma araçlarını tercih ediyorum.

Metroda Terör Kuyruklu Yıldız‘da yer alan hikayelerden bir tanesidir. E-bültenimize üye olarak Kuyruklu Yıldız‘a ücretsiz olarak sahip olabilirsiniz. Hemen üye olmak için tıklayın.. 

Araba Kazası

Mesleğime yeni başladığım yıllardı. Arabamla çok önemli bir toplantıdan dönüyordum. Fırtınalı bir hava vardı dışarda ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sileceklerimi son hızda çalıştırıyor olmama rağmen önümü zorlukla görebiliyordum. Hep o çok korktuğum keskin virajı tam almıştım ki birdenbire önüme atladı. Ne olduğunu anlayamadım. Eğer frene tam zamanında basmamış olsaydım muhtemelen onu ezecektim. Camı açtım. Başını içeri uzattı. Korkunç görünüyordu. Üstü başı sırılsıklam ve kan içindeydi. Onu görünce ister istemez ürperdim. Yüzü tamamen kanla kaplanmıştı. Konuşmakta zorlanıyordu. Bir an yere yığılacak zannettim. Titriyordu:

– Çok, çok kötü bir şey oldu. Aşağıda, orada..

Yağmurun şiddetinden sesini güçlükle duyabiliyordum. Sesimi duyurabilmek için bağırarak:

– Hanımefendi, hanımefendi sakin olun, sakin olun. Ne oldu? Nerede? Sakin olun, size yardım edeceğim. Ne oldu yavaşça anlatın şimdi bana. Sakin olun..

kuyruklu yıldız– Bir.. Bir kaza oldu, araba.. orada aşağıda… Uçurumdan aşağı yuvarlandık. Arabanın içindeler hala.. Annemle babam.. Seslendim ama beni duymadılar. Her yerde kan vardı. Yardım edin.. Onları çıkarmam lazım.

Ve benim arabadan çıkmama fırsat kalmadan yere yığılıverdi. Arabadan inip yanına koştum. Yağmur olanca kuvvetiyle yağmaya devam ediyordu. Onu hemen arka koltuğa taşıdım. Üstü başı kanla kaplanmıştı. Ve başındaki yaradan hiç durmadan kan sızıyordu. Onu hemen hastaneye götürmem gerekiyordu.

Ambulansı aradım, elimden geldiğince çabuk kazanın olduğu yeri tarif ettim. Ve ambulansın gelmesini beklemeden hastaneye gitmek üzere hareket ettim. Hastaneye vardığımızda hala baygındı. Çok kan kaybetmişti. Hemen ameliyata aldılar. Beş gün komada kaldı. Onu hastanede yalnız bırakmadım. Gündüz işlerimi hallediyor gece onun yanında kalıyordum. Bu süre içinde hiç kimse onu arayıp sormadı. Annesi ile babası olay anında can vermişlerdi. Hastaneye getirildiklerinde çoktan ölmüşlerdi. Ne kimliklerine ne de cep telefonlarına ulaşabildi polis. Kazadan kısa bir süre sonra araba infilak etmiş, yangın çıkmıştı. Büyük ihtimalle patlama biz oradan ayrıldıktan hemen sonra gerçekleşmişti. Gerçi yağmur ve fırtınadan dolayı yangın fazla uzun sürmemiş fakat buna rağmen cesetlerin büyük bir kısmı, araba ve arabanın içinde ne var ne yoksa yanmıştı.

İşte eşimle tanışmam böyle oldu.

Beş gün sonra gözünü açtığında yanındaydım.  Beni hatırlayamadı. Nerede olduğunu, kendisine ne olduğunu anlayamadı önce. Sonra yavaş yavaş hafızası yerine gelmeye başladı. Kazayı hatırladı ilk önce. Annesi ile babasını sordu. Yeni kendine gelmişti, doktorlar bir şey söylemek istemediler. Her ikisinin de yan odada yattıklarını biraz daha iyileştiklerinde görüşebileceklerini söylediler. Sonra beni hatırladı. Fakat o geceyle ilgili hatırladığı en son şey arabanın penceresinden benimle konuşmasıydı. Sonrasına ait hiçbir şey hatırlamıyordu. Onu hastaneye getirenin ben olduğumu söyledim. Benden yardım istedikten sonra arabanın yanında yere yığıldığını anlattım sonrasında da beş gün baygın yattığını.

Eşyalarının arabada çıkan yangında yandığını söyledim. Cep telefonlarına ya da kimliklerine ulaşılamamıştı. İsmini, kendilerine ulaşmamızı istediği yakınlarının olup olmadığını sordum. Geçen bu süre zarfında kim olduğu hakkında hiçbir şey öğrenememişti polis.

İsminin Dilara olduğunu söyledi. Bütün akrabaları yurtdışındaydı ve senelerdir görüşmemişlerdi. Başka yakınları olup olmadığını sordum. Babasının işi dolayısıyla şehir şehir dolaşıyorlardı. Buraya taşınalı da henüz 3 ay olmuştu. Bu şehirde kimseyi doğru düzgün tanımıyorlardı. Fakat babasının birkaç arkadaşı vardı başka bir şehirde yaşıyor olsalar da. Onlara ulaşmak istedi. Ama hiçbirisinin telefon numarasını ezbere bilmiyordu. Hepsi telefonunda kayıtlıydı. Yalnızca annesi ile babasının telefon numaraları geldi hatırına. Başka hiçbir şey hatırlayamadı. Hafızasını zorladı. Ama yapamadı.

– Tamam zorlama daha fazla. Hatırına geldiği zaman ararız biz de onları. Sen şimdi yalnızca dinlenmeye bak. Eski gücüne yeninden kavuşmak istersin değil mi? Şimdi senin için en önemli olan şey bu. Çok ciddi bir kaza atlattın, beş gün komada kaldın. Doktorlar hala hayatta olmanın bir mucize olduğunu söylüyorlar.

Aradan birkaç gün geçip de kendini daha iyi hissetmeye başladığında annesi ile babası hakkında daha sık soru sormaya başladı. Ve artık iyice meraklanmaya başlamıştı. Doktorlar artık ona gerçeği söylemenin zamanının geldiğine karar verdiler. Annesiyle babasının o gece orada öldükleri söylendiğinde öylece kalakaldı. Doktordan gözlerini ayıramadı bir süre. Sonra bir açıklama beklermiş gibi bana döndü. Ama benim de doktorun söylediklerinden farklı olarak söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Onun bakışlarına başımı hafifçe öne eğerek cevap verdim çaresizce. Sonra hıçkırıklara boğuldu. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Annesi ile babası hayatta değillerdi artık. Bu hayatta yapayalnız kalmıştı. Hiç durmayacağını zannettim. Sonunda sakinleştirici iğne yapmak zorunda kaldı doktorlar. Ve ertesi sabaha kadar uyudu. Kendisine geldiğinde tek kelime konuşmadı bizlerle. Bu kez de derin bir sessizliğe gömülmüştü. Elini kaldırıp hiçbir şey yapmıyordu. Hiçbir şey istemiyordu. Yemeğini ben yediriyordum. Ben yedirmezsen kendisi hiçbir şey yemiyordu.

Sadece uyuyordu. Depresyona girmişti. Bir hafta boyunca bu durum böyle devam etti. Sonra birdenbire bir telefon numarası hatırladı. Bu babasının yakın arkadaşlarından birinin numarasıydı. Aradık. Telefonu ona verdiğimizde konuşamadı. Yeniden hıçkırıklara boğuldu. Durumu bizim izah etmemiz gerekti. Adam buraya 4 saatlik mesafede oturuyordu. Hemen hazırlanıp yola çıkacağını söyledi.

Nihayet birine ulaşabilmiştik.

Daha sonrasında da sık sık görüşmeye devam ettik. Onu merak ediyordum. Hayatını kurtardığım için o da kendini bana borçlu hissediyordu sanki. Ona o geceyi hatırlatıyordum. Bana bir keresinden annesi ile babasından, o geceden kalan tek hatıra olduğumu söyledi. Beni bırakmak istemiyordu. Bir gün ben aramazsam mutlaka o beni arıyordu.

Dostluğumuz böyle başladı.

Üniversiteye devam etti. İlk başlarda derslerine konsantre olmakta, çevresine uyum sağlamakta zorlandı. Sinirleniyor, dalıp gidiyor, iletişim kuramıyor, sohbetlere katılamıyordu. Derslerde öğretmenleri onu sürekli pencereden dışarıyı seyrederken, hayallere dalmış bir vaziyette yakalıyorlardı. Ama benimleyken mutluydu. Tüm bu yaşadıklarını bana harfiyen anlatıyordu. Huzur bulduğunu söylüyordu benim yanımda elbette annesi ile babasını da çok seviyordu; fakat onlarla geçirdiği zamanları anımsayınca onlarla birlikteyken dahi benimleyken olduğu kadar mutlu olmadığını söylüyordu. Ben olmasaydım asla bu kazanın etkilerini üzerinden atamayacağını anlatıyordu. Onun kurtarıcısı olmaktan başka hayata tutunabilmesi için de bir sebep olmuştum.

Bu dostluğumuz ne zaman aşka dönüştü ya da dönüştü mü bilmiyorum. Birbirimize çok alışmıştık. Bir gün ona evlenme teklif ettim. O da hiç düşünmeden kabul etti. Sanki bunu bekliyormuş gibiydi fakat yine de çok mutlu olmuştu. Ben de o an içimde sonsuz bir mutluluk hissettim. Daha önce hayatımda hiç böylesine mutlu olduğum bir günü hatırlamıyorum.

Ve evlendik.

Şimdi küçük bir tatil beldesinde balayımızdayız. İkimizde balayımızı sakin, gürültüden ve insanlardan uzak bir yerde geçirmek istedik. Bu süre zarfında ben çok iyi bir avukat oldum çok nüfuzlu müvekkillerim var ve gerçekten çok iyi kazanıyorum. O da bir öğretmen oldu. Fakat bir süre mesleğini yapmak istemiyor. Ve belki de daha sonra kendine daha farklı bir meşgale bulmak istiyor. Sanki geçmişiyle ilgili olan her şeyi hayatından çıkarmak istiyor gibi, bugün fark ediyoruz ki o kaza ikimizin hayatında da önemli bir dönüm noktası olmuş.

Şimdi hep ilgilenmek istediği bir alana, resim yapmaya yönelmek istiyor. Kendi sergilerini açmanın hayallerini kuruyor. Bana sürekli bu hayalinden bahsederdi. Fakat yaşadığı hayat, okulu onu bu tutkusundan uzaklaştırmıştı. Ama şimdi bu tutkusuna dönebilmek, ona daha fazla zaman ayırabilmek hatta bütün zamanını ona verebilmek gibi bir fırsatı var elinde ve sanırım onun da tam olarak istediği bu. Resim yaparken hep kendini daha mutlu, daha gerçek hissettiğini anlattı bana sohbetlerimizden birinde, hatta lise dönemlerinde çizip hala sakladığı bazı eskizleri de göstermişti bana. Çok yetenekli… Ben de ona sonuna kadar destek olacağım. Her ne yapmaya karar verirse versin. Fakat şimdilik bir müddet yalnızca birlikteliğimizin keyfini çıkarmaya karar verdik.

Kazanın izleri mi? Bilemiyorum. Ara sıra hatırlıyoruz o günü. Fakat kaybettiklerimize üzülmekle kazancımıza sevinmek arasında hangisi ağır basıyor bilemiyoruz. Tek söyleyebileceğim şu ki, ben de ve sanırım o da birbirimizi bulduğumuz için çok mutluyuz.

Araba Kazası Kuyruklu Yıldız‘da yer alan hikayelerden bir tanesidir. E-bültenimize üye olarak Kuyruklu Yıldız‘a ücretsiz olarak sahip olabilirsiniz. Hemen üye olmak için tıklayın.. 

Kuyruklu Yıldız

Merhaba,

Ben Rumeysa.. daha önce bazılarınızla tanışmıştık. O zaman ben farklı bir blog yazıyordum, bir dikiş blogu, ona bir süreliğine ara verdim. Çünkü bir süre en az dikiş dikmek kadar sevdiğim bir diğer uğraşa daha fazla zaman ayırmak istedim. Ve bu süreç sonucunda da Kuyruklu Yıldız ortaya çıktı.

kuyruklu yıldızAslında şimdi her biri Kuyruklu Yıldız’ın birer parçası olan hikayeleri yazarken onları bir gün bir araya toplayıp bir kitap yapmayı düşünmemiştim hiç. (Çünkü aslında bir roman üzerinde çalışıyorum..) Bu hikayeler değişik zamanlarda bazen okuduğum bir kitaptan ilhamen, bazen gördüğüm, bazen yaşadığım bir olaydan etkilenerek yazılmış kısa hikayeler..  Bir gün baktım ince bir kitap oluşturacak kadar çoğalmışlar.. Bu yüzden roman projesini biraz yavaşlatıp önce onları bir araya toplamak istedim..

Kitaptaki hikayelerin büyük çoğunluğu beş altı sayfalık hikayeler.. fakat bazı daha uzun olanları da var. Hikayeler ortak bir konu etrafında dönmüyorlar. Her biri kendi içinde bir bütün oluşturuyor. Kahraman kimi zaman küçük bir kız çocuğu, kimi zaman kanser hastası genç bir kadın, kimi zaman tek amacı yağmurlu bir günde sıcacık evinde oturup gazetesini okumak olan yaşlı bir adam, bazen de geçmişini sorgulayan bir genç adam ya da korkunç bir trafik kazası sonucu annesi ile babasını kaybeden bir genç kız..

Bazı hikayeler sizi günlük hayatın karmaşasından, sorunlarından uzaklaştırıp kısa bir süreliğine de olsa rahat bir nefes almanızı sağlayacak.. İki sevimli küçük çocuğun parkta birlikte oynamalarını siz de annesi anneannesi ile birlikte gülümseyerek izleyeceksiniz belki. Ya da Alice ile birlikte siz de büyülü bir dünyaya girecek ve bayan tavşanın enfes pastalarından tatmak isteyeceksiniz..

Belki bazılarında kendinizden, kendi yaşamınızdan kesitler görecek aslında hiç de yalnız olmadığınızı, sizin gibi yüzlerce, binlercesinin olduğunu hissedeceksiniz..

Umarım kitabı okurken hoş vakit geçirirsiniz.. Yaşamın ne kadar güzel ve yaşanmaya değer olduğunu görürsünüz.

Not: Kitabı okuduktan sonra her türlü yorumlarınızı bana iletirseniz çok sevinirim.

Not 2: Kuyruklu Yıldız kısa süreliğine e-bülten üyeleri için ücretsiz.. Hemen üye olmak için tıklayın..

İçindekileri indirin..

Kitaptan bir bölüm okuyun..

Üyelere özel avantajlardan yararlanmak ve Kuyruklu Yıldız’dan daha fazla bölüm okumak için ücretsiz üye olun..