Dünya ve Ahiret

Birey olarak her birimiz beyaz tavşanın tüylerinin en ucuna tırmanabilme cesaretini gösterebilmeliyiz. Evet tüyler uzadıkça inceliyor, bu sebeple tırmanmak ve özellikle de uçlarda durmak çok daha zor.. Fakat kim olduğumuz, üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçeği nedir, biz burada ne arıyoruz gibi mutlaka cevaplanması gereken sorularımız olduğu müddetçe tırmanmaya bir anlamda mecburuz. Çünkü ancak tüylerin ucuna tırmanabildiğimizde büyük resmi görüp yaşamın, yalnızca dünyevi hayattan ibaret olmadığını onun ötesinde bir başka gerçek anlamı olduğunu görebiliriz.

Ancak yalnızca düşünüp araştıran, sorgulayan insanlar tüylerin ucuna tırmanacak cesareti gösteriyorlar. Büyük çoğunluğumuz ise tavşanın tüylerinin en dibinde, rahat gündelik yaşama, bu yaşamın rutininin verdiği kolaylığa alışıp tüylerin ucuna tırmanmak için rahatımızı bozmak istemiyoruz.

Kimiz? Burada ne arıyoruz? Nereye gidiyoruz? Öldükten sonra yok mu olacağız?

İnsan, aslında bu ve bu gibi soruların tatmin edici cevaplarını bulabilirse rahat edebilir ancak. Bu sorulara cevap bulmak istediğimizde çeşitli alanlara başvurabiliriz. Felsefe, bilim vb. Ancak felsefe ve bilim vb. alanlar bize bu konularda tam doğru cevaplar veremezler. Ya da belli bir noktaya kadar gelebilirler. Ancak din bize bu tür soruların tam doğru ve tatmin edici cevaplarını verebilir. Çünkü kim olduğumuz, bu dünyada ne aradığımız, nereye gittiğimiz sorularını en doğru şekilde, bizi ve çevremizdeki en küçük zerreden en büyük gezegene bütün kâinatı, aklımıza gelebilecek ve gelmeyecek, bildiğimiz ve bilemediğimiz her şeyi yaratmış olan bir Yaratıcı cevaplayabilir ancak.

Bir saati en iyi bilen ustasıdır. Onun ne olduğunu; çalışma mekanizmasını, içindeki akrebinden, yelkovanından, kadranından içindeki çeşit çeşit, boy boy çarklarına, en küçük vidasına; tüm bunların ne amaçla oraya yerleştirildiğine kadar en küçük detay yalnızca ustası tarafından bilir. Saatin amacının dışında kullanılması halinde ne gibi sonuçlar doğabileceğini; durabileceğini, hatta kırılıp parçalanabileceğini dolayısıyla ancak amacı doğrultusunda kullanıldığında verimli olacağını ustası bize söyler.

Bu sebeple bizlerin de kendimiz, üzerinde yaşadığımız dünyamız ve kâinat ile ilgili, felsefi olarak da nitelendirebileceğimiz, insan aklının yetersiz kaldığı ve aslında her birimizin sorması gereken sorularımızın cevaplarını araştırırken dine başvurmak en birinci yolumuz olmalı. Öyleyse biz kimiz, burada ne işimiz var ve burada işimiz bittikten sonra nereye gideceğiz, bu dünya nedir, bu dünyanın hakikati nedir gibi sorularımıza dinin ışığında cevap vermeye çalışalım.

Hiçbirimiz, tesadüf eseri, çeşitli kimyasal maddelerin rastgele birleşmesi sonucu var olduğumuzu iddia edemeyiz. Kendi kendimize olmadık. Bu dünya üzerinde birdenbire bitivermedik. Ya da annemiz ile babamız da bizi yaratmadılar, ki onlar birer yaratıcı değiller. Ancak bilim kurgu filmlerinde görebileceğimiz kocaman bir el de bizi kolumuzdan tutup getirip bu dünya üzerine bırakmadı. Var olmamızın arkasında sonsuz bir bilinç var. Dünya ve tüm kâinat gibi insan da Allah tarafından yaratılmıştır. Bize verilen bu yaşam bir nimettir; var olmak başlı başına bir nimettir, belki saf nimettir.

İnsanın yaratılması ve gelişmesi başlı başına bir mucizedir. Belki kainattaki en güzel mucizedir. Anne karnında geçen dokuz ay. Bir tek hücrenin zamanla gelişip büyüyerek küçücük bir insan şeklini alması. Ardından o küçük insanın yeryüzüne adım attığı andan itibaren de durmayıp yine mucizevi bir şekilde gelişimine devam etmesi. Çocuk olması, genç olması, yetişkin olması, yaşlanması ve en nihayetinde ölmesi.

Peki ölmekle yok oluyor muyuz? Evet bazı felsefi akımlar ancak bu dünya hayatının gerçek olduğunu, ölümden sonrası diye bir şeyin söz konusu olmadığını, ölümle birlikte her şeyin de bittiğini, çürüyüp gittiğimizi, tamamen yok olduğumuzu söylüyorlar. Dinin bize söylediği ise bunlardan çok daha farklıdır; ölümden sonra da yaşam vardır. Üstelik ebedi bir yaşam. Bu dünyadaki hayatımız gibi kısa ve sınırlı bir yaşam değil. Bu dünya üzerindeki tüm nimetlerin asıllarını -çünkü bu dünyada yer alanlar ancak birer numunedirler, birer suret, birer örnektirler- göreceğimiz bir ebedi hayat, ebedi bir mutluluk. Adaletin tam olarak tecelli edeceği başka, daha güzel bir diyar. Hepimizin bu dünya üzerinde yaptıklarımızın karşılığını ceza veya mükafat olarak göreceğimiz ve sonsuz bir yaşam süreceğimiz bir yer.

Evet bu dünya ahiretin tarlasıdır. Bu dünya üzerinde yaptığımız işlerle, tutum ve davranışlarımızla ebedi dünyamızı inşa ediyoruz. Yoksa ölüm ile beraber burada yapılan ne var ne yoksa hepsi çöpe atılıp yok oluyor değil. Güçlü zalimin yaptığı yanına kâr kalıyor, mazlumlar da ezilip ezildikleriyle kalıyorlar değil.

Görülüyor ki bu dünya imtihan meydanıdır. Burada her şey geçicidir. İmtihan meydanı bir gün kapanacak ve bu dünya daha güzel, çok daha güzel başka bir memlekete dönüştürülecek. Bu dünya ve üzerindeki hiçbir şey kalıcı, sabit değil. Bizler de bu dünya üzerinde ancak imtihan için bulunuyoruz. Yerleşik bir yaşam sürmek için değil. Bu imtihanın sonucuna göre ebedi alemde muamele göreceğiz.

Üstelik ahiret gibi sonsuz bir yaşamın olacağı bir memleketi kurmak bu dünya gibi bir sarayı bir kere var etmiş olan bir Zat için zor bir iş değildir. Evet bu dünya bir saraydır. Güneş onun lambasıdır. Sonsuz merhamet sahibi bir Zat tarafından merhametinin enginliğinden yaratılmıştır. Bu kâinatta görülen her şey mükemmeldirler. Geçici bir hayat için böylesine mükemmel bir yaşam kuran bir Zat’ın ebedi bir yaşam için nasıl bir memleket kuracağı kolay kolay akıllarımızın kavrayabileceği bir şey değildir.

Ve bu Zat yine merhametinden kendisini bize tanıtmak ve hoşuna giden işleri bize bildirmek, bizlere ebedi saadetin yolunu göstermek için Liderler, Peygamberler göndermiştir. Ki onlar sayesinde imtihan dünyası açılmış olsun, iyi ile kötü tam olarak ortaya çıksın. Peygamberler Allah’ın emirlerini ve yasaklarını insanlara en güzel şekilde iletirler. Onlardan Allah tarafından konulan bu kurallara uymalarını isterler. Ve tuttukları yollarının sonuçlarını onlara bildirirler. İnsanda var olan donanımın, duyguların hangi yöne yönlendirilmesi, hangi doğrultuda kullanılması gerektiğini onlara bildirirler.

İnsan kendisine verilen tüm donanımıyla, düşünceleriyle, en ince duygularıyla fıtraten ebedi bir ahiret hayatını istemektedir. Kendisine verilen bunca değerli ve önemli nimetlerin yalnızca bu dünyayı elde etmek için kullanılması, bu dünya hayatına sarf edilmesi çok büyük bir akılsızlık ve çok ciddi bir israf olacaktır. Sonsuz değerli bir elması değersiz bir taş gibi görüp, çöpe atmaktan farkı yoktur. İnsan bu dünya için yaratılmamıştır.

Bu açıdan bakıldığında bu dünya bir hapishane değil, bizlere ebedi, sonsuz bir hayatı kazandıracak bir yaşam yurdudur. Dolayısıyla bu dünya hayatında olup biteni anlamsız bilip -ki bu hem kendimize hem de tüm varlığa belki de asla affedilmeyecek bir hakarettir, bir küçük görmedir- her şeye boş vererek kendini bu dünyadaki zevk ve eğlenceye kaptırmak da bir yanılgıdır ki ahirette ceza olarak sonuç verecektir.

Merhamet..

Adalet..

Mükafat ve ceza..

Özetle insan ve bu dünya, tüm kâinat boşu boşuna, bir oyun olsun diye yaratılmamıştır. Her şey, insan ve dünyamız belli bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır. Burası imtihan yeridir, sonuç alma yeri değil. Buradaki imtihana, davranışlarımıza ve işlerimize göre ceza ve mükafatın görüleceği bir ahiret yaratılacaktır. Herkes bu dünya üzerindeki yaşantısının sonunda hak ettiğinin karşılığını görecektir ve kimseye zerre kadar zulmedilmeyecektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir